Hem okuyucu, hem de ben biten televizyon sezonuna ödüllerle veda ettik. Emmy adayları açıklandı, 1 Haziran itibariyle de 2017/18 takviminin kapıları aralandı. Öyleyse, bu yeni döneme Netflix’i Netflix yapanlardan Orange Is the New Black ile start verebiliriz. Umut veren gelişmelere gebe olduğuna inanmak istediğimiz ayaklanmanın ilk manevrasıyla dördüncü sezonunu bitiren Litchfield Hapisanesi’nin mahkumları, beşinci sezonun tamamını bu isyanın acı, komik, bazen absürt, bazen de hiç olmadığı kadar gerçek açılımlarıyla geçiriyor. Dizi, direkt Piper isimli karakterin anı kitabından uyarlandığı için öykünün etrafında dönmesine alışmışken, bu yıl bir ensemble paresi olduklarının altını çizercesine daha geniş bir ölçekten olabildiğince fazla karaktere odaklanmaya çalışmışlar. Lâkin her bölüme yedirip bir şekilde asimile olmasını sağladıkları flashbackler ilk kez bu sezonda ana bölüme öylesine monte edilmiş kısa filmler gibi duruyor. Geçtiğimiz sezonda sağın yükseldiği yeni düzende böyle seslerin duyulmasına ihtiyacımız var demiştim. Çünkü Orange Is the New Black sadece tek bir renge değil, her renge eşit mesafede yaklaşabilecek bilinçte insanlar tarafından yazılıp yönetilmekte. Kadro da eldeki paletin gereklerini yerine getirebilecek yetiye sahip. Fakat tüm bu isyan fikri daha temiz ve net bir mesaj verebilecekken Orange Is the New Black’i birkaç sezon daha uzatabilmek adına dikkat dağıtıcı bir element gibi kullanılınca ortaya pasaklı, keyifinden ödün vermese de dengeyi tutturamamış bir sezon çıkmış. Sanki tüm yazarlar bir odaya toplanıp ellerindeki hedef listesine Uzo Aduba’nın Emmy klibi, Red’in çıldırıp normalleşmesi, bak ama Samira Wiley de gitmişti onu unutmayalım yazmış da takip ediyormuşçasına buhranlı bir bıkkınlık hakim. Ama drama olarak değerlendirse de toplumun yozlaşmışlıklarından, eskimeyen alışkanlıklarından kahkaha sağabilmeyi başarabildikleri için mizahı yerinde. Kaçırılan fırsatların telafisi ne yazık ki yok.